---------------------------------

Makaleler

Son MakaLELER | En Çok Okunanlar | Sosyolojik arŞİv | Kİtap Özetlerİ

---------------------------------

Dergi Yayın Kurulu

Yazarlar Yazar KİtaplarI

---------------------------------

Hakımızda

YÖnetİcİ Yazar | Sİte EdİtÖrÜ |

---------------------------------
-----------------------------

Üye Girişi

Kullanıcı Adı:

Şifre:

---------------------------------

Makale Ara

---------------------------------

Önemli Kitaplar

Yrd.Doc.Dr.Musa Yavuz Alptekin Sehir ve Toplum

Musa Yavuz Alptekin

--------------------------------

Yararlı Linkler

--------------------------------

OSMANLI İÇTİMAİ - İKTİSADİ YAPISI

İslam, insan-toplum-kâinat üçlüsü içerisinde insanı küçük, kainat, kainatı büyük insan olarak kabul etme eğilimini benimsemiştir. Ancak öncelik insandadır. Çünkü kâinat insan için yaratılmıştır. Ve insan emrine verilmiştir.

İlamdaki “eşitlik” kavramı ile en yakından başlama birbirini tamamlamaktadır.Yine bu yüzden toplumun temel birimi ailedir.

İslam’ın toplum içerisinde insana yaklaşımı şahsiyetçiliktir..Bu şahsiyetçiliğin üç temel unsuru samimiyet , iyi niyet ve sorumluluktur.

Yazar: M.Yavuz ALPTEKİN

 

OSMANLI BÜTÇE GELİRLERİ

  Bütçelerde yer alan gelir kaynakları çoğunlukla mukataa,cizye,avarız gelirleridir.

MUKATAA:İlk örneklerini Abbasilerde gördügümüz mukataalar çok genel bir ifade ile özel sektör tarafından işletilen devlet işletmeleridir.Bu mukataalar, monopol veya monopson özelliği taşıyabilirler.Yine devlete ait bir gelir payının tahsili işi de mukataa haline getirilebilir.Gümrükler,darphaneler,madenler ve şaphaneler buna örnek verilebilir.Mukataa gelirlerinin bütçeler içindeki payları %24-40 arasındadeğişmiştir.

    Mukataa usulüyle devlet,gelirlerini toplamak için ayrı bir teşkilat kurma külfetine katlanmadan,bu gelir kaynaklarını belirleyip mukataa haline getiriyor ve bu işi  çoğunlukla özel teşebbüse bırakabiliyordu.

Yazar: M.Yavuz ALPTEKİN

 

TEKNİĞİN İLİMLE AKVİYESİNE DOĞRU

Sanayileşmenin kaynaklarını araştırırken şu noktayı hatırda tutmalıyız ki,bu hareketi zafer kazanabilmesi için çok miktarda istihsal istikametinde bir zevk değişmesinden veya insanların çözmeye çalıştıkları başlıca teknik problemlerde vukubulan değişmelerden daha çok şeylere ihtiyaç vardı.Onyedinci asır başlarında yaşayan en kudretli kafalar da bunu farkındaydılar.

Francis Bacon ve Descartes her biri kendi yolunda hayatlarını uzatmaya işi hafifletmeye ve istihsali artırmaya muktedir disiplinler olarak teknolojiyi değil fakat tabii ilimleri görüyorlardı.

Yazar: M.Yavuz ALPTEKİN

 

MEDENİYETİN KÖKLERİ ve TABİAT İLİMLERİNİN SINIRLARI

               İlmi araştırma ve düşünmenin Galile,Kepler,Harvey, Descartes ve Pascal zamanlarında aldığı istikametten doğan akıl yürütme ameliyeleri belki de bize fiziki ve biyolojik kainatla ilgili olmak üzere elde edebileceğimiz bütün ispatlanabilir hakikatleri verecek güçtedir. Ama bu usuller bize hepimizin sahip olduğu esrarlı insan şahsiyetini anlamakta pek yardımcı olmayabilir. Bu noktada zamanımızın alimlerinde en azından beş tanesi, Whitehead, Sherington, Whittaker, Hubble ve Schrödinger, aynı kanattadırlar.   

           Schrödinger ‘’Tabiat ve Esli Yunanlılar’’ adlı son eserinde bu alimlerin hepsi adına konuşuyor gibi.’’İlim(diyor) emin ve değişmez bilgiler edinmemiz yolunda en yüksek seviyeyi temsil etmektedir…(ama)ben… etrafımdaki gerçek dünyaya ait ilmi bilgilerin pek yetersiz oluşuna şaşırıyorum… ilim gerçekten bizim kalbimize yakın olan bizi gerçekten alakadar eden her şeye karşı mütiş bir sessizlik içindedir…

Yazar: M.Yavuz ALPTEKİN

 

MODERN ZAMANLARDAN ÖNCE SALDIRGANLIĞIN SINIFLANDIRILMASI

            Cemiyetleri onaltıncı asrın sonuna kadar fetih gayesi ile bütün güçlerini kullanmalarında alıkoyan şey esas itibariyle topyekun harbi bir politika aleti olmaktan çıkarıp yazılı veya yazısız bir anlaşma veya kasıtlı bir şekilde maddi zarar vermenin kötülüğüne dahil duyulan bir his değildi. Bu tür saldırganlıkları durduran şey silahlı istila yoluyla bir mutlak otoritenin kurulması olmuştur.O zamanlarda istilası düşünülen topraklar hakikaten istila edilebilirdi.Çünkü silahlar bugün ki gibi dünyanın büyük bir kısmını mahvedecek güçte değildi.Bu durumun en çok göze çarpıcı misali belki de eski Roma İmparatorluğu içinde hüküm süren barıştır.Roma hemen hemen üç asır kadar süren bu devre içinde Akdeniz Havzasından Avrupa’da Tuna ve Rusya’ya kadar uzanan memleketlere fiilen hakimiyet altında bulundurdu.

İmparatorluk hudutları içinde barış hür insanların kendi iradesi ile tesis ettikleri bir barış değildi. Çünkü bütün kanunlar roma hukukçularının dehalarıyla bizzat Roma tarafından yapılmış ve esir halkalara kabul ettirilmişti.

Yazar: M.Yavuz ALPTEKİN